İran’da devam eden ayaklanmalara ve futbola dair futbolla ilgisi olmayan bir yazı

-
Aa
+
a
a
a

Milat Bülent Kılıç, devrimcilerin Dünya Kupası reaksiyonlarından, Rejimin eylemcilere müdahalelerinden ve İran’daki eylemlerin güncel durumundan söz ediyor.

İki cesur futbol insanı: Ali Kerimi ve Ali Dai

İran’da devrimci süreç 11. haftasında. Ülkede, özellikle bazı bölgelerde büyük, kanlı çatışmalar yaşanıyor. Rejim en sert yöntemleri uyguluyor ama bütün bu süreçte değişmeyen bir şey var: Bütün gruplar, bütün örgüt ve partiler, bütün halklar tek bir gövde hâlinde direnmeye devam ediyor. İddiaların tersine, etnik bölünme heveslerinin neredeyse sıfıra indiği, halkların kaynaşıp yakınlaştığı özgün bir dönem bu.

Üzerinde durulmayı gerektiren yığınla öğe, yığınla dinamik var. Ama bu sürecin belki de en özgün yanlarından birini oluşturan futbol ve futbol insanları hakkında bir parantez açmak ve konuyu enine boyuna ele almak son derece gerekli gözüküyor.

İran’daki ayaklanmalar başlayalı beri ülkedeki kimi futbol insanlarının açıklamaları gündem oluşturmaya ve halka bir direniş enerjisi vermeye devam ediyor. Bu anlamda ilk haftaların iki önemli figürü olmuştu. Bunlardan biri Ali Kerimi (Ali Karimi) öteki de Ali Dai (Ali Daei) idi.

İran’ın Ali Kerimi adında iki ünlü futbolcusu var. Biri hâlihazırda İran “Ulusal” Futbol Takımı oyuncusu olarak görev yapan ve Kayserispor kadrosunda da görev almış olan 1994 doğumlu Ali Kerimi ki üzerinde duracağımız kişi o değil. Devrimci sürecin idollerinden biri hâline gelmiş olan Ali Kerimi ise 2004 yılında Yılın Asyalı Futbolcusu seçilen 1978 doğumlu kişi. Rejim’e karşı mücadele veren kesimlerin takdirini ve sevgisini kazanan bir başka kişi ise Ali Dai. Ali Dai de eski bir millî takım oyuncusu ve teknik direktör. Bir dönemin en golcü futbolcularından biri olarak dünya genelinde büyük bir üne sahip.

Her iki futbol insanı da daha ayaklanmaların ilk günlerinden başlayarak, açık ve net biçimde halkın, devrimcilerin yanında olduklarına ilişkin açıklamalarda bulundular. O günden sonra da çizgilerini hiç bozmadılar. Ali Kerimi, bir süredir ülke dışında, muhtemelen Birleşik Arap Emirlikleri’nde yaşıyor ve adresinin deşifre olduğuna inandığı için yakın zamanda ülke değiştirmeyi planlıyor. Ali Dai ise eylemcilere destek veren sayısız mesaj yayınlayan ve bu yıl, 2019 ayaklanmalarının yıldönümünde sahibi olduğu restoranı kapalı tutma kararı alarak kepenk kapatma eylemlerine katılan cesur bir insan. Bu süreçte Ali Dai’nin ancak 15-16 yaşında olan kızı da yayınladığı bir videoyla ayaklanma sürecine destek veriyor ve “Ben özellikle İngilizce videolar yayınlayarak dünyanın İran’da olup bitenlerden haberdar olmasını sağlamaya çalışıyorum” diyordu.

Bu iki futbolcu da FIFA tarafından Katar’da düzenlenecek olan Dünya Kupası’na konuk olarak çağırıldıklarında İran’da her şeyin yolunda gittiği imajı yaratarak Rejim’in bundan yararlanacağı düşüncesiyle bu daveti reddetti. Ülkede özgürlüğü için mücadele eden insanlarımız zorlu bir süreçten geçiyor ve bu nedenle onlarla duygudaşlık etmek gibi daha önemli bir ödevimiz var anlamına gelen sözler sarf edip Katar’a gitmediler. İki futbolcu da ciddi tehdit altında. Rejim’in BAE’deki Kerimi’yi yakalayıp getirmek ya da zarar vermek üzere bir takım ekipler oluşturduğu söyleniyor. Ali Dai ise İran’da ev hapsinde tutuluyor. Önceki gün bir açıklama yayınlayan Dai, her gün birçok kişiden tehdit aldığını ve bunlar arasında Rejim’in bazı profesörlerinin bile bulunduğunu ifade ediyor.

İran “Ulusal” Futbol Takımı ve Dünya Kupası

Dünya Kupası yaklaşırken devrimci gruplar, İran “Ulusal” Takımı’nın nasıl bir tutum alacağını da bilmedikleri için “Bu süreci hiç değilse Rejim’e karşı bir propaganda sürecine çevirelim” diye düşünmekteydi. Çünkü kendileri böyle yapmazsa bütün diktatörlüklerin yaptığı üzere Rejim’in de futbolu halka uygulanan şiddeti perdelemek için kullanacağını kanısındaydılar.

Fakat İran “Ulusal” Futbol Takımı’nın Katar’a yolculuğuna günler kala, bütün ayaklanmacıları hayrete düşüren büyük bir gelişme oldu. Takımın bütün kadroları Cumhurbaşkanı Reisi’yi ziyaret etti. Reisi, onları davet etmemiş, talep takımdan gelmişti. Reisi ile oturdular, onun önünde eğildiler, yardakçılık ettiler, “Her türden maddi ve manevi desteği esirgemeyin lütfen” dediler. Bu da takımın İran’daki Rejim düşmanı kesimlere karşı yenilgisinin nedeni oldu. Halk artık takımdan utanıyor, tiksiniyor ve onu Rejim’in yani düşmanın takımı olarak niteliyordu.

İran “Ulusal” Futbol Takımı ilk maçını İngiltere’ye karşı oynuyordu. Rejim muhaliflerinden kendi döviz, pankart ve bayraklarını sokmayı başaranlar tribünleri Rejim karşıtı bir eylem alanına çevirmeye çalışıyor, Molla Rejimi’nin kışkırttığı Katar güvenlik güçleri de bu insanları engellemeye çalışıyordu. İran “Ulusal” Futbol takımı üst üste goller yemeye başladığındaysa bu, Rejim düşmanı İranlılarda bir hüzün yaratmadığı gibi büyük bir sevince neden oldu. Yalnız stadyumda değil, tüm dünyada İranlılar İngiliz takımının safına geçmişti. İngilizlerin her golüyle halk göklere uçuyor, “Bravo!”, “Çok yaşa!”, “Haydi, bir tane daha!” türünden çığlıklar atıyordu. Maç, İran takımının yenilgisiyle sonuçlanmıştı ve aynı günlerde kimi bölgelerde halka karşı uçaksavar mermisi bile kullanan Rejim, bu maçı kendi lehine kullanma olanağı bulamamıştı.

Bu ilk maçta İran “Ulusal” Futbol Takımı “ulusal” marş okunurken eşlik etmemiş, bu da hiç değilse toplumun bir bölümünün kafasını karıştırmıştı. Daha birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Reisi ile şen sohbetler eden bu futbolcular ne yapmaya çalışıyordu?

Maç bitmiş, tartışmalar bitmemişti. Tribünlerde İslami Rejim’in bayrağını sallayanların önemli bölümünün Mollaların silahlı milislerinden ve Katar’daki çoğunluğu Bangladeşli, Pakistanlı, Afgan göçmenlerden oluştuğu ortaya çıkarılıyordu. Bu süreçte İran “Ulusal” Futbol Takımı, bütün mecralarda aşağılandı, meydanlarda “şerefsizler” denerek yuhalandı ve takımın üyeleri halkın kanına bulanmış, molla sarıkları takmış hâlde betimlendi. Kimi futbolcularsa “Ne sağcıyım ne de solcu, futbolcuyum futbolcu” anlamına gelen sözlerle kendilerini savunmaya çalıştılar.

Derken, İran “Ulusal” Futbol Takımı ile Galler Takımı’nın maçına geldi sıra. İran Takımı, Molla Rejimi’nin tam desteğiyle çıktı sahaya ve bu kez attığı iki golle Galler’e karşı zafer kazanarak çıktı sahadan. Oyuncuların attıkları her golden sonra sergiledikleri sevinç gösterileri halkta derin bir öfke ve nefret oluşturuyordu. Ülkede insanlar ölüyor ve bunlarsa gol attık diye sevinçten göklere uçuyor diye küfürler ediliyordu. Tribünlerde ise İslami Rejim’in irili ufaklı her türden temsilcisiyle, o mekânı Rejim’in gerçek yüzünü ifşa etmek için bir mevzi hâline getirmeye çalışan kesimler arasında bir rekabet havası sürüp gidiyordu. Rejimin temsilcileri Katar polisine birilerini işaret ediyor onlar da muhaliflerin elindeki pankartları, dövizleri toplamaya çalışıyordu. Stadyumun dışında da benzer sürtüşmeler vardı. Muhaliflerle yapılan televizyon söyleşileri Rejim yanlılarınca sabote edilmeye çalışılıyor, Rejim karşıtlarının kimliklerini saptamaya yönelik görüntüler çekiliyor, muhalifler taciz ediliyordu. Bangladeşli, Pakistanlı göçmen toplulukları İran “Ulusal” Takımı’nın formalarını giymiş hâlde, ellerinde Rejim’in bayrakları yine görev başındaydı.

Galler maçından iki gün sonra, devrimci bir hacker grubu Besiç komutanlarından biri olan Kasım Kureyşi’nin hesabını ele geçirdi ve anlaşıldı ki İran Rejim’i Katar’ın resmî makamlarından maça gelen muhalif İranlıların adlarını içeren bir liste almıştı. Bu büyük bir skandaldı ama Rejim için de Katar için de ciddi bir sonuç üreteceğine inanmayı gerektirecek bir işaret yoktu, ne yazık ki!

İran sokaklarındaysa Pasdarlar üniformaları içinde silahlı olarak Besiçlerle ve İranlı lümpen kesimlerle dans ediyor, gösteriler düzenliyordu. Bu sevinç gösterileri sırasında da zaman zaman devrimci güçlerden çaldıkları “Korkmayın, korkmayın, hepimiz birlikteyiz!” sloganını seslendiriyorlardı. Halksa bu kalabalıklara tiksinerek, öfkeyle bakmaya devam ediyordu. Büyük bir şiddet uyguladıkları Kürt kentlerinde Pasdarlar, dans ettikleri müziğin Kürtçe olmasına bile aldırmadan halay çekiyordu.

İran- İngiltere maçının oynandığı gün okunan marşa eşlik etmeyen İran “Ulusal” Futbol Takımı’nın üyeleri Galler maçının oynanacağı gün dile gelmiş, marş okunurken eşlik etti ki bu da kafaları daha çok karıştıran bir eylem oldu. Konuya ilişkin sayısız yorum, sayısız haber yapıldı.

Derken, 29 Kasım’da CNN’de bir haber yayınlandı. Habere göre, takımın oyuncuları Galler maçına çıkmadan önce Rejim tarafından sert bir biçimde uyarılmıştı. İddiaya göre onlara “Ulusal marşa eşlik etmez ve genel olarak Rejim karşıtı bir tutum takınırsanız, aile üyelerinizi tutuklarız ve onlara işkence ederiz” denmişti.

Bu habere hiç kimsenin inanmadığını söylemek mümkün değil. “Kendinizi bu gençlerin yerine koyun, siz olsanız ne yapardınız?” diyen insanlar oldu ama Takım’ın üyelerinin Reisi ile görüşmelerinin videosunu izleyen benim gibi insanlarsa hikâyeye hiç inanmadı. Bana kalırsa, bu futbolcuların ilk maçta ulusal marşa eşlik etmemelerinin nedeni, Rejim’e ilişkin bir itirazlarının olması değildi. Bu tutum, sokaklarda sürmekte olan çatışmaların yarattığı baskı havasından kaynaklanmıştı. Ama halk tarafından öylesine dışlandılar, öylesine aşağılandılar ki saflarını açık etmekte bir sakınca görmez hâle geldiler.

Vuriya Gafuri halkın gönlüne taht kurdu

 “Ulusal” Takım’ın eski kalecisi Perviz Burumend de geçtiğimiz günlerde bir gösteri sırasında sokakta yakalanarak tutuklandı ve hapse atıldı ama Rejim düşmanı kesimleri sarsan asıl haber, futbolcu Vuriya Gafuri’nin tutuklanması oldu. Gafuri’nin, kişisel sosyal medya sayfasında İran “Ulusal” Futbol Takımı ile ilgili bir haberin altına (halkın bir süredir slogan olarak kullandığı) “bişeref” yani “onursuz”, “şerefsiz” sözcüğünü yazmış olmasını bahane etti. Bahane etti çünkü Gafuri, nicedir zehir zemberek açıklamalarda bulunuyor, sözlerinden de geri dönmüyordu. “Biz, olanaklarını zorlayarak maçlara gelip bizi destekleyen binlerce insanın sesi olmak zorundayız. Olup bitenlerden sonra futbol için sevinemeyiz” diyordu. “Bölücü ben değilim; vatanı satan ben değilim. Bir canım var ve o da binlerce kez İran’a kurban olsun” diyordu. “Korkmuyor musun?” diye soran bir gazeteciye de “Niçin korkayım, kötü bir şey demedim ki korkayım. Söz sözdür. Ömrümüz kısa, mutlu yaşamamız gerek, İran halkı mutlu yaşamayı hak ediyor” diye karşılık veriyordu.

Vuriya Gafuri’nin oyuncusu olduğu Huzistan Futbol Takımı’nın teknik direktörü ise bir açıklama yayınlayarak, içeride haksız yere tutulan Gafuri 24 saat içinde serbest bırakılmazsa görevinden istifa edeceğini belirtti. İran takımının ABD takımı ile maça çıkmasından yaklaşık bir gün önce ve Huzistan takımının teknik direktörünün açıklamasından saatler sonra, hem Gafuri hem de Burumend serbest bırakıldı.

İki futbolcunun serbest bırakılması gerçekten de ilginçti çünkü herkes bu insanların büyük cezalara çarptırılacağı kanısındaydı. Bu nedenle, bu futbol insanlarını korumaya dönük birçok eylem düzenleniyor ve dünya çapında kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyordu.

Son günlerde, televizyon ve sinema oyuncusu Henhameh Ghaziani’nin, medeni haklar aktivisti Hüseyin Ronaghi’nin, futbolcular Vuriya Gafuri ve Perviz Burumend’in birbiri ardınca serbest bırakılıyor oluşunu İran İslam Cumhuriyeti’nin halka uyguladığı ölçüsüz şiddeti perdelemek için yürüttüğü bir PR çalışması olarak görebileceğimiz gibi, son günlerde ülkenin her yerine yayılmaya başlayan grevlerin ve 11. haftayı doldurmak üzere olan ayaklanmaların Rejim’den kopardığı ödünler olarak da değerlendirebiliriz. Belki belli ölçülerde her iki öğe içinde geçerli olan bir durumun içindeyiz.

Yoksa Türkiye’de medya yalnızca İran İslam Cumhuriyeti’nin basın bültenlerini mi yayınlıyor?

Gelelim bu haberlerin Türkiye’de nasıl yankılandığı konusuna: Bu süreçte bırakalım merkez medyayı (eğer öyle bir şey kaldıysa), kendisini sol hatta sosyalist diye niteleyen yayınların bile sürece dair haberleri İran İslam Cumhuriyeti’nin penceresinden, onun diliyle verdiler ve hem ideolojik olarak hem de gazetecilik açısından sınıfta kaldılar. Çünkü bu gazetelerden biri İran “Ulusal” Takımı ile Galler Ulusal Takımı maçı haberini “Başkent Tahran'da 5 ayrı noktada sinevizyonla halka açık maç izletilirken gollerden sonra izleyiciler ayağa fırlayarak birbiriyle sevincini paylaştı” biçiminde haberleştirirken, bir başkası ise “İran, Galler'i uzatmalarda mağlup ederek ilk galibiyetini aldı” biçiminde haberleştirdi. Yani yazı boyunca kimi ayrıntılarını vermeye çalıştığım bu süreçten ne kadar uzak olduklarını göstermek bir yana, İran’daki ayaklanmacılarla gerçek bir dayanışma içinde olmadıklarını da kanıtlamış oldular.